Şerh-i Muhtasar-ı Katakofti’i Gökdemir İhsan Efendi Hazretleri
Selman Bayer Pzt, 23/08/2010 - 02:09
Afili Filintalardan Gökdemir İhsan’ın ilk kitabı Katakofti’yi bilenler bilir. Kapalı bir dille mutlak hakikate dair geleneğimizin zengin kaynaklarından beslenerek sekizli muamma hikayesini anlatır. Biz de burada elimizden geldiğince İhsan efendinin bu içrek metnini şerh etmeye çalışacağız.
8 bölümlük hikayede her bölüm bir harf ve sayıyla işaretlenmiştir. Sayılar bire (vahid) doğru, harfler ise elif’e doğru ilerlemektedir. Bundan murat kesretten vahdete doğru ilerleyen bir istikamettir. Ayrıca, burada bir diğer maksat ölümü bir son olarak değil sonsuza atılan ilk adım olarak değerlendirmek gerektiğini ve hakikatin iddia edildiği gibi terakkide değil bilakis tereddide olduğunu ima etmektir.
Birinci bölümde Yusuf’un rüya ve bulmaca ayrımı yaparken kastettiği hakikat alimler ve dervişlerin usullerine işaret etmektedir. Dervişlerin irfan deryasına dalarken bir rüyada gibi yaşadıkları, irfanî bilgiyle donandıkları anlatılmaktadır. Alimlerin işinin ise cevapları verilmiş soruları tekraren sorarak yalnızca bulmaca çözmekten ibaret olduğu ifade edilmektedir. Kitapta dikkat çeken bir diğer husus maden simgeleridir. Bu simgeleri kastederek “ah şu kısaltmalar da olmasa, hepten efkara dalacak” diyen yazar, alimlerin hakikatle halvete mani olan şeylerle fazlasıyla meşbu olduklarından şikayet eder gibidir.
İlk bölümde kendi taş hücrelerimize mahkum olduğumuzu anlatan yazar, devamında da kendiliğimizin sırlarına dair ipuçları vermektedir. Kitabın bir yerinde “Aslında kendimiz sandığımız hüviyet, bize dışarıdan dayatılan kimliklerden müteşekkilmiş” diyerek Şeyh Galib’in, mealen “Bu alemde yokluk ülkesinin şahı iken varlık ülkesine geda olup, gereksiz ümit ve recaya gönlünü kaptırmayasın” beytine telmih yapmaktadır.
Kitaptaki Halit Bey’in hali, ilim yolunda lüzumsuz bilgilerle zihnini meşbu edip kalbini ihmal eden salikin kabz halidir. Zaten Gökdemir Efendi bu durumun bir tekamül eksikliği olduğunu sarahaten ifade etmiştir. Kendimizi fazla önemsememizi salık veren hazret, her ne kadar kendi hikayemizin baş kahramanı da olsak, başkalarının hikayelerindeki figüranlığa rıza göstermemiz, onların hikayelerini de kendi hikayemiz kadar tazim ve takdir etmemiz gerektiğini söyler. Bu söylemini güçlendirmek için de Galib’in müsemmenine başvurur: mealen “bu sırrın yükünden inleyip de başkasına ifşa etme, cehalete kapılıp inkara düşme sakın.”
Son olarak, ne Yusuf’un ne İbrahim’in ne de Halit’in aslında olmadığını zikreden üstadımız, dünya hayatının rüyadan ibaret olduğunu ifade eder. Kitap bitmiş biz de okur olarak vahdete varmışızdır. Lakin burada yalnızca okurun yolculuğu biter. Salik ise yola devam etmektedir. Kesretten vahdete giden yolun adeta minyatürünü çizen üstad mutlak sükutu işaret eden veciz bir ifadeyle son verir sözlerine: “Önce Allah vardı ve ondan başka bir varlık yoktu. Hala ondan başka varlık yok.”
8 bölümlük hikayede her bölüm bir harf ve sayıyla işaretlenmiştir. Sayılar bire (vahid) doğru, harfler ise elif’e doğru ilerlemektedir. Bundan murat kesretten vahdete doğru ilerleyen bir istikamettir. Ayrıca, burada bir diğer maksat ölümü bir son olarak değil sonsuza atılan ilk adım olarak değerlendirmek gerektiğini ve hakikatin iddia edildiği gibi terakkide değil bilakis tereddide olduğunu ima etmektir.
Birinci bölümde Yusuf’un rüya ve bulmaca ayrımı yaparken kastettiği hakikat alimler ve dervişlerin usullerine işaret etmektedir. Dervişlerin irfan deryasına dalarken bir rüyada gibi yaşadıkları, irfanî bilgiyle donandıkları anlatılmaktadır. Alimlerin işinin ise cevapları verilmiş soruları tekraren sorarak yalnızca bulmaca çözmekten ibaret olduğu ifade edilmektedir. Kitapta dikkat çeken bir diğer husus maden simgeleridir. Bu simgeleri kastederek “ah şu kısaltmalar da olmasa, hepten efkara dalacak” diyen yazar, alimlerin hakikatle halvete mani olan şeylerle fazlasıyla meşbu olduklarından şikayet eder gibidir.
İlk bölümde kendi taş hücrelerimize mahkum olduğumuzu anlatan yazar, devamında da kendiliğimizin sırlarına dair ipuçları vermektedir. Kitabın bir yerinde “Aslında kendimiz sandığımız hüviyet, bize dışarıdan dayatılan kimliklerden müteşekkilmiş” diyerek Şeyh Galib’in, mealen “Bu alemde yokluk ülkesinin şahı iken varlık ülkesine geda olup, gereksiz ümit ve recaya gönlünü kaptırmayasın” beytine telmih yapmaktadır.
Kitaptaki Halit Bey’in hali, ilim yolunda lüzumsuz bilgilerle zihnini meşbu edip kalbini ihmal eden salikin kabz halidir. Zaten Gökdemir Efendi bu durumun bir tekamül eksikliği olduğunu sarahaten ifade etmiştir. Kendimizi fazla önemsememizi salık veren hazret, her ne kadar kendi hikayemizin baş kahramanı da olsak, başkalarının hikayelerindeki figüranlığa rıza göstermemiz, onların hikayelerini de kendi hikayemiz kadar tazim ve takdir etmemiz gerektiğini söyler. Bu söylemini güçlendirmek için de Galib’in müsemmenine başvurur: mealen “bu sırrın yükünden inleyip de başkasına ifşa etme, cehalete kapılıp inkara düşme sakın.”
Son olarak, ne Yusuf’un ne İbrahim’in ne de Halit’in aslında olmadığını zikreden üstadımız, dünya hayatının rüyadan ibaret olduğunu ifade eder. Kitap bitmiş biz de okur olarak vahdete varmışızdır. Lakin burada yalnızca okurun yolculuğu biter. Salik ise yola devam etmektedir. Kesretten vahdete giden yolun adeta minyatürünü çizen üstad mutlak sükutu işaret eden veciz bir ifadeyle son verir sözlerine: “Önce Allah vardı ve ondan başka bir varlık yoktu. Hala ondan başka varlık yok.”
Kitap Adı:
Katakofti
Yayın yeri:
İstanbul
Yayıncı:
Simurg Yayınları
Yayın Yılı:
2009